Modern Zaman Evliya Çelebisi veya Zamanin Köşesi

Bir gün yolda, trende, metroda, uçakta, gemide, kaldırımda, sahilde, şehirde, insanların arasında, ıssızlıkta, çöllerde ve elinin uzanabildiği tüm okyanuslarda olabilme ihtimalini seven bir blog.

Salı, Şubat 15, 2011

Yol hali

Berlin'de çırpılmış yumurta ve kötü kahve kokan, depeche mode fonunda parlak yüzeylere sahip bir otelin kahvaltı salonunda güne başladım. Bundan önce de yoldaydım. Ankara'dan bir gece vakti kalkan trenin sırtında önce Kadıköy poyrazına sonra Barcelona'nın kaçarcasına uzaklaştığım nemli soğuğuna savruldum. Bitti derken kendimi İstanbul'dan Diyarbakır'ın bin yıllık surlarına doğru kanat açan bir koltukta buldum. Ortadoğu'dan sabah ayazında kan, ter, gözyaşı ve kahvaltıda ciğer kokuları yükseliyordu. Kentin içinde genişce bir arazide gezindim önce sonra yollarını gözledim. Ateşler yanıyordu ara sokaklarda ve şehirlerarası yolculuklar arama yokken bile hala tekin görünmüyordu karanlıkta.

Bir gece, çok dillenen acılardan sonra, yukarıda surların orada bir yerlerden ovaya bakar buldum kendimi. Gece vakti birşey seçilmiyordu ve muhtemelen sokak arasında 50 kişilik cemaati kalan Keldani kilisesinin bekçisi ekmek kapısının pek sık açılmayan kapısını kapatmak üzereydi. Radyoda dağlar kadar sert, gaddar ve ayaz şarkılar vardı. Hava soğuktu.

Ertesi günlerden birinde sabah vakti otobüs garından hareket ettim bir başka ruh haline. Beni otogarda karşıladı Urfa, şan'ını yanında getirmemişti sabah mahmurluğuyla. Taksici milletinden bahsetmedik ya, 2.5 saati 15 liraya gelirken 10 dakika yola 25 lira saymak da işin asaletindendir. İbrahim'in ateşlere atıldığı koca tepenin ve altında su üzerinde ağzı açık yaşayan balıklıgöl'ün karşısında açtım çantamı. Sokaklar hızmalı Kürt kadınları, kefiyeli Arap erkekleri ve sokak aralarında koşturan Türkmen çocuklarıyla doluydu. Ortadoğu'nun en yakın yeri kaçak sigarasıydı, çayıydı.

Oradan evlere gittim, 2 göz, 3 duvar, 1 soba evlere. Sokaklarında her topu kaçırışında üstü aranan çocukların mahallelerine. Battaniye altında bir adam filtresiz sigaralar sarıyordu ve ikramı geri çevirmek olmazdı. Bıyıklarımız sardığımız sigaradan mı haşin geçen zamandan mı sarardı acaba? Uzun geçen günlerin yıkık mahalleleri ve köylerine, beni herkesin anladığı, benim kimseyi anlamadığım minibüs yolculuklarıyla vardım. Hava aydınlık, açık ve acıtacak kadar soğuktu.

Sonra bir gece vakti kalktım masadan. İnen binenlerle uyanıp sabah karanlığında Adana otogarına indim. Sabah 05:35 idi ve en iyi ihtimal çay içmekti. Tevekkülle çay içmek, parmaklarının arası yanarken. Gün ağardıkça güneş kınından çıktı ve geceyi Musa'nın denizi yarması gibi açarak ortadan ikiye kesti. Orta ikideydim, yola çıktım. Galiba tozlu yollardaki narenciye bahçelerinde bata çıka giderken ve Adana-Mersin treninde ayakta beklerken biraz daha çok kendime benzedim, yabancılık çekecek bir durum yoktu.

Günler geçtikçe ben bir yerlere yaklaşmaktan çok uzaklaştığımı hissediyordum ama yol iyi geliyordu yine de uzaklaştıkça. İflahsızın Yusuf, Pehlivan Ali ve Köse Hasan birbirlerinden ayrılıyordu bu yolda. Ben durup kenarda bir çay içip, onları düşündüm, kimbilir hangi kamyonun tepesinde geçtiler bu yoldan. Allah'ın bile lanetlediği kullar nası indiler kim bilir Adana Garı'nın merdivenlerinden. Nasıl küflendi ekmekleri, nasıl gözleri üç kuruşa takıldı kaldı eve dönme hayaliyle. Nasıl kabul ettiler iflah olmaz sancılarını o daracık muşamba odaların altında toprak serili halılarının üzerinde.

Sonra bir gece tanımadık iki kişiyle arka yollardan geçip düzlüğe çıktım, Dersaadet'teydim. Orada yarı açık bir gecede kaçan trenlerin ve soluk kahkahaların kırmızı odalarının içerisinden geçtim. Hava açıktı ve hep Ankara yönüne giden yolcuların bir kısmı servis bekleşiyordu. 2 kız çocuğu ve ben arka arkaya girdik şehre. Onlar önce indiler, ben biraz daha oturdum sanki kalabilecekmiş gibi.

İşte beni bugün buraya getiren o uçağa da o gecenin sabahının bir kaç ertesinde bindim. Ten yakıcı bir soğuk ve can yakıcı bir yalnızlık duygusuyla. Neden yanmıyor bu meret bir türlü?

Karataş'tan Gölpınar'a, Sivas'tan Malatya'ya geçtim yol boyu sayfalarda. Biri bitti biri başladı yolların öylece fazla vakit kaybetmeden. Şimdi buracıkta Polly Jean'den tek bir şarkı ve Orhan Kemal'den tek bir paragrafla başbaşa kalakaldım. Biraz da siz düşünün diye ne gariptir soğuk öğle sonraları Berlin'de.

“Ayağın gurbete düştü de alıştın mı, bırak. Her zaman gidersin. Gurbet çağırır, duramaz, mümkünü yok duramaz gidersin. Gitmezsen köy yeri batar, bunalırsın. Kendir kement tutamaz seni, gidersin. Gidince de durabilir misin? Ne mümkün? Bu kez sıladır içinde yaf yaf eder, burcu burcu kokar, düşlerine girer. Ah bir gitsem diye can atarsın, iple çekersin sılayı. Gidersin de, gitmeye gidersin. Bir gün, beş gün… Kardaşıma deyim, bu kez gurbettir el eder, çağırır seni. Köydür batar, yüreğindir daralır, ceviz kabuğu gibi daralır. Buraya ne demeye geldim dersin, kahredersin.
Bir kez yolun gurbete düştü mü, yu elini kendi kendinden!”

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home